İslam’da Misafirperverlik ve Peygamber Efendimizin Misafirlik Anlayışı
Etiketler: altın öğütler, altinogutler.blogspot.com, Hazreti Muhammed, İslam, Kur'an-ı Kerim, misafirlik, peygamber 0 yorum
İslam’da Zekat ve Sadaka: İhtiyaç Sahiplerine Yardım Etmenin Önemi
0 yorum
İslam’da Sağlık ve Temizlik: Manevi ve Fiziksel Temizlik Üzerine Bir İnceleme
0 yorum
İslam’da Sabır ve Şükür: Zorluklarla Baş Etme Yolları
0 yorum
İslam, insanın hayatındaki zorluklarla nasıl başa çıkması gerektiğine dair güçlü bir rehberlik sunar. Sabır ve şükür, bu rehberliğin temel taşlarıdır ve insanın manevi gelişimi ile psikolojik sağlığı üzerinde derin etkiler yapar. Zorluklarla karşılaşan bir müminin nasıl davranması gerektiğini anlatan sabır ve şükür, sadece bireysel birer erdem olmanın ötesinde, insanın hayatına anlam ve huzur katan manevi ilkelerdir. Bu makalede, *İslam’da sabır ve şükür* kavramlarının ne anlama geldiği, bu erdemlerin Kur'an ve Sünnet'teki yerleri, zorluklarla baş etme yolları ve sabır ile şükür arasındaki ilişki ele alınacaktır. 1. Sabır: Zorluklarla Baş Etme Gücü Sabır, Arapça “صبر” (sabr) kelimesinden türetilmiştir ve “zorluklara karşı direnç gösterme, tahammül etme” anlamına gelir. İslam’da sabır, sadece fiziksel bir dayanıklılık değil, ruhsal bir güçtür. İnsan, sabırla hem dışsal hem de içsel zorluklara karşı koyar. Sabır, insanın Allah’a olan güvenini ve teslimiyetini yansıtan bir davranış biçimidir. Allah’ın takdirine boyun eğmek, O’nun iradesine razı olmak ve zorluklara karşı metin olmak, sabrın temel özelliklerindendir. Kur'an-ı Kerim'de sabır, birçok ayette vurgulanmıştır. Sabır, hem zorluklar karşısında hem de Allah’a kullukta kararlılıkla devam etmek anlamına gelir. *Bakara Suresi 153. Ayet*’te, Allah şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir." Bu ayet, sabrın müminlerin hayatında bir yardımcı güç olduğunu ve Allah’ın sabredenlerle birlikte olduğunu ifade eder. Sabır, her türlü zorluk karşısında insanı güçlü kılar ve ona dayanma gücü verir. 2. Sabır Türleri ve Sabırla Başa Çıkma Yöntemleri İslam’da sabır, birkaç farklı şekilde tezahür edebilir. Her biri farklı bir zorlukla başa çıkma biçimini ifade eder. a. Sabır, İbadetlerde Süreklilik Sabır, ibadetlerde sürekliliği ifade eder. İslam’ın farz ibadetlerini yerine getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak ve diğer ibadetleri yapmak sabır gerektirir. Zorluklar, insanın ibadetlerine devam etmesini engellemeye çalışabilir, ancak sabır, bu engelleri aşmak için gereklidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sabrın özellikle ibadetlerdeki önemini vurgulamıştır. b. Sabır, Sıkıntı ve Belalara Karşı Direnç Sabır, aynı zamanda belalar ve sıkıntılar karşısında direnç göstermeyi ifade eder. Her birey, yaşamında bazı olumsuzluklarla karşılaşabilir: hastalık, maddi zorluklar, ailevi sıkıntılar veya toplumda maruz kalınan adaletsizlikler gibi. Sabır, bu tür zorlukların üstesinden gelmek ve Allah’ın takdirine teslim olmak anlamına gelir. Kur'an’da *Zümer Suresi 10. Ayet*’te, Allah sabredenlere büyük mükafatlar vaat etmektedir: "De ki: ‘Sabırla, doğru yolu tutanlara müjde ver.’" c. Sabır, Haksızlıklar ve Sınavlar Karşısında Metin Olma İslam, haksızlığa uğrayan kişilere sabretmelerini tavsiye eder. İslam’a göre, haksızlık karşısında sabır, bir nevi takva ve erdemdir. İnsan, karşılaştığı zulme karşı sabırlı olmalı, intikam almak yerine Allah’a tevekkül etmelidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Mekke’deki zulme karşı sabır göstermiş ve Allah’a olan güvenini her zaman korumuştur.
3. Şükür: Allah’a Olan Minnettarlık Şükür, Allah’a olan minnettarlık ve teşekkürdür. İnsan, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerin farkına vararak O’na şükretmelidir. Şükür, sadece dil ile yapılan bir teşekkür değil, aynı zamanda kalbin ve davranışların da Allah’a teşekkür etmesidir. *İbrahim Suresi 7. Ayet*’te, Allah şöyle buyurur: "Eğer şükrederseniz, size verdiğim nimeti artırırım. Ama nankörlük ederseniz, şüphesiz azabım çok şiddetlidir." Bu ayet, şükretmenin Allah’ın nimetlerini artıracağını ifade eder. İslam, her an Allah’ın verdiği nimetlere şükretmeyi öğütler. Şükür, insanın ruhsal sağlığını artırır ve ona huzur verir. a. Şükür, Nimetlere Karşı Minnettarlık İslam’da şükür, her türlü nimete karşı gösterilen bir minnettarlık anlamına gelir. İslam, insanı sahip olduğu nimetlere şükretmeye davet eder. Sağlık, zenginlik, aile, iş, huzur gibi nimetlerin her biri, Allah’ın birer armağanıdır ve bunlara şükretmek gereklidir. Şükür, sadece dil ile yapılmaz; nimetlere değer vererek ve onları doğru şekilde kullanarak da şükredilir. b. Şükür, Zorluklar Karşısında Olumlu Bir Tutum Şükür, sadece nimetler karşısında değil, zorluklar ve sıkıntılar karşısında da önemli bir erdemdir. İslam’a göre, her zorluk, bir nimet olabilir çünkü zorluklar insanı olgunlaştırır, sabırlı kılar ve Allah’a yakınlaştırır. *Şura Suresi 39-40. Ayetleri*'nde şöyle buyrulmaktadır: "Zorluklar karşısında sabreden ve affedenler, Allah’a daha yakın olanlardır. Kim Allah’ın rızasını kazanmak için affederse, o kişi Allah’ın gazabından korunur." Bu ayet, zorluklar karşısında sabretmenin yanı sıra, şükretmenin ve affetmenin önemini vurgular. 4. Sabır ve Şükür Arasındaki İlişki Sabır ve şükür, birbirini tamamlayan iki önemli erdemdir. Zorluklarla karşılaşan bir mümin, sabırla bu zorlukların üstesinden gelmeye çalışırken, aynı zamanda şükürle Allah’a olan minnettarlığını ifade eder. Sabır, zorlukları ve sıkıntıları atlatma gücünü sağlarken, şükür de bu süreçte insanın ruhsal huzurunu ve Allah’a olan yakınlığını artırır. İslam’da sabır ve şükür, hayatın her alanında dengeli bir şekilde uygulanmalıdır. Zorluklar karşısında sabretmek, insanı daha güçlü kılar; nimete karşı şükretmek ise ruhsal bir dinginlik sağlar. Sabır, insanı Allah’a yaklaştırırken, şükür de insanın kalbini ferahlatır. 5. Zorluklarla Baş Etme Yolları: Sabır ve Şükürle Huzurlu Bir Yaşam Zorluklarla baş etmenin en etkili yolu, sabır ve şükür anlayışını hayatımıza entegre etmektir. Zorluklar, her insanın hayatında kaçınılmaz bir gerçektir, ancak İslam, bu zorlukları aşmak için güçlü bir manevi altyapı sunar. Sabır, insanın zorluklarla başa çıkmasını sağlar ve ona dayanma gücü verir. Şükür ise, kişinin sahip olduğu her şeyin kıymetini bilmesini ve Allah’a olan minnettarlığını artırmasını sağlar. Dua etmek ve tefekkür etmek de zorluklarla baş etmenin önemli yollarıdır. Dua, insanın Allah’a yönelmesini ve içsel huzur bulmasını sağlar. Tefekkür ise, insanın olayları daha geniş bir perspektiften görmesini ve her durumda Allah’ın takdirine rıza göstermesini sağlar. Sonuç olarak, İslam’da sabır ve şükür, zorluklarla baş etmenin temel yollarıdır. Sabır, insanın içsel gücünü artırırken, şükür de ona ruhsal dinginlik ve huzur verir. Bu erdemler, müminleri hem fiziksel hem de ruhsal olarak olgunlaştırır ve onları Allah’a yakınlaştırır. Zorluklar karşısında sabretmek ve nimete karşı şükretmek, İslam’ın sunduğu en güzel öğretiler arasındadır.İslam'da Adalet: Kur'an ve Sünnet Perspektifinden
0 yorum
Kur'an'ı Kerim'i Anlamak: İslam'ın Kutsal Kitabına Derin Bir Bakış
0 yorum
[Altın Öğütler] Abdest ve teyemmüm hakkında
0 yorum
Sual: Su az olup abdeste yetmezse nasıl abdest alırız?
CEVAP
Abdest azalarından bir kısmını yıkayacak kadar az suyu olan bir kimse, herhangi bir yerden su bulma imkânı da yoksa, mevcut su ile bir yerini yıkamaz, teyemmüm eder. (Hindiyye)
Az su ve teyemmüm
Sual: Sadece abdest almaya veya vücudunun bir kısmını yıkamaya yetecek kadar suyu olan nasıl gusleder?
CEVAP
Cünüp kimse, bedeninin bir kısmını yıkayacak kadar veya abdest alacak kadar su bulursa, abdest ve gusül için, bir teyemmüm eder. Teyemmümden sonra, abdesti bozulursa, o su ile, sonra abdest alır. (S. Ebediyye)
Teyemmüm edebilir
Sual: 80 yaşındaki ninem, yalnız başına zor abdest alıyor, düşerim de bir yerim kırılır diye korkuyor. Acaba teyemmüm edebilir mi?
CEVAP
Düşme ihtimali varsa teyemmüm eder. Soğuk havada hastalanma ihtimali olan sağlam kimse de, soğuk suyla gusletmek yerine teyemmüm eder.
Ayak parmaklarını hilallemek
Sual: Ayak parmakları nasıl hilallenir?
CEVAP
Sağ ayağı yıkarken, sol elin küçük parmağı ile sağ ayağın küçük parmağından başlanır, başparmağa doğru, ayak parmaklarının alt tarafından araları hilallenir. Sol ayağı yıkarken, sol elin küçük parmağı ile sol ayağın başparmağından başlanır, küçük parmağa doğru, ayak parmaklarının alt tarafından araları hilallenir. Müstehabdır.
Âyise yaşı
Sual: Âyise yaşını hesaplarken, miladî yaşı mı, hicrî yaşı mı esas almak gerekir?
CEVAP
Hicrî yaş esas alınır. Âyise, hayzdan kesilmiş, yaşlı kadın demektir. Âyise yaşı, Hanbelî’de 50, Hanefî’de 55, Şâfiî’de 60, Mâlikî’de 70’tir. Bu yaşlardan sonra gelen kan, hayz olmaz, istihaza olur. Yaklaşık miladî 53 yaş 3 aylık olan kimse, hicrî 55 yaşına girmiş olur. Miladî yıl, 1,0307 ile çarpılınca, hicrî yıl bulunur. Mesela, miladî 68 yaşında olan biri, 1,0307 ile çarpılırsa, 70 bulunur.
Nikâh ve talak
Sual: (Erkek cünüpken, kadın da hayzlıyken, nikâh yapılmaz ve boşama da geçerli olmaz) deniyor. Dinde böyle bir şey var mıdır?
CEVAP
Hayır, nikâh da, talak da geçerlidir. Hayzlıyken boşamak bid’attır, haramdır, fakat boşama yine geçerli olur. (Redd-ül-muhtar)
--
7/28/2013 06:44:00 ÖÖ tarihinde Blogger tarafından Altın Öğütler adresine gönderildi
[Altın Öğütler] Peygamberlik devam etseydi
0 yorum
Sual: (Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu) hadis-i şerifi, Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Ebu Bekir’den üstün olduğunu göstermez mi?
CEVAP
Hayır, göstermez. Burada, Hazret-i Ömer’in kıymeti bildirilmektedir. Yani bu hadis-i şerif, (Peygamberlik devam etseydi, başka peygamberler gelseydi, Hazret-i Ömer de bunlardan biri olurdu) demektir. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Dört halifenin üstünlük sıraları, halifelikleri sırası gibidir) buyuruyor. (2/67)
Hazret-i Ali için de, böyle övücü sözler bulunmaktadır. Bir hadis-i şerif:
(Yâ Ali, Harun nasıl Musa’ya yakınsa, sen de bana öylesin. Yalnız benden sonra peygamberlik yoktur.) [Buharî] (Burada da, Hazret-i Ali’nin kıymetinin büyüklüğü bildirilmektedir. “Peygamberlik devam etseydi, Hazret-i Ali de peygamber olurdu” demektir.)
Eshab-ı kiramdan olmasa da, daha sonra çok büyük zatlar gelmiştir. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdu ki:
(Mevlânâ Halid-i Bağdadî hazretleri o kadar büyüktü ki, kendisine peygamberliğin bütün üstünlükleri verilmişti. Verilmeyen yalnız peygamberlik makamı kalmıştı. Çünkü Resulullah efendimiz son peygamberdir. Eğer ondan sonra peygamberlik devam etseydi, Mevlânâ Halid-i Bağdadî hazretleri, o hâliyle, peygamber olurdu.)
Eshab-ı kiramın her biri, Kıyamete kadar gelecek bütün evliya zatlardan daha üstündür. Abdülhakîm efendi hazretlerinin bu sözü, (Diğer âlimler peygamber olamazdı) veya (Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri Eshab-ı kiramdan daha üstündür) demek değildir. Bazı âlimler de, (Peygamberlik devam etseydi, İmam-ı Rabbânî hazretleri peygamber olurdu) buyurmuştur.
Musa aleyhisselam, Mirac’da Peygamber efendimize, (“Ümmetimin âlimleri İsrailoğullarına gelen peygamberler gibidir” buyuruyorsunuz. Bir âlim nasıl olur da, peygamber gibi olur?) diye sorar. Peygamber efendimiz, bir âlimi çağırır. Hazret-i Musa gelen âlime, (Senin adın ne?) der. O da, (Muhammed bin Muhammed bin Muhammed Gazâlî) der. Hazret-i Musa, (Ben sana adın ne dedim, sen dedelerinin adını bile söyledin? Sadece sorulana cevap vermek gerekmez miydi?) diye sorar. İmam-ı Gazâlî hazretleri, (Efendim, Allahü teâlâ, “Yâ Musa, elindeki ne?” diye sorduğunda siz, âsâ demekle yetinmeyip, “Bu elimdekini yere vurunca su çıkar, bununla düşmanların oyunlarını bozarım. Gerektiğinde bu, ejderha olur, sihirbazların sihirlerini yok ederim. Yürürken ona dayanırım. Bu âsânın bana çok faydaları vardır” demiştiniz. Maksadınız, Allahü teâlâ ile daha fazla konuşmaktı. Ben de sizin gibi ülül’azm büyük bir peygamberi bulmuşken, konuşmayı uzatmak için dedelerimin de ismini söyledim) diye cevap verdi. Hazret-i Musa, bu cevabı çok beğenerek Peygamber efendimize, (Şimdi anlaşıldı, senin ümmetinin âlimleri, Beni İsrail’in peygamberleri gibiymiş) dedi. (Rûhulbeyan 2/568)
Dört halifenin dördü, her biri müctehid olan Eshab-ı kiramın tamamı da, bu ümmetin büyük âlimleri de peygamberlik mertebesine lâyıktır. (Peygamberlik devam etseydi filan zat peygamber olurdu) demek, o zatın kıymetini, üstünlüğünü bildirmek içindir. Yoksa diğerleri peygamber olamaz demek değildir.
Sohbet
Halk sanır ki, nimet olmaz devlet gibi,
Gerçek şu ki, devlet olmaz sohbet gibi.
--
9/04/2013 02:23:00 ÖS tarihinde Blogger tarafından Altın Öğütler adresine gönderildi
Kusur, bakan gözdedir
0 yorum
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah) sözünün, söylenmesi kolay, ama değeri çok yüksektir. Hakkı bâtıldan ayıran bir kelimedir. Asırlarca, kâfirler bu kelimeyi söylememek için öldüler, Cehenneme gittiler. Müslümanlar ise söyleterek onların iki cihanda saadete kavuşmaları için canlarını feda ettiler, şehid oldular, Cennete gittiler.
Doğmak, ölmenin alametidir. Bir şey muhakkak olacaksa onu olmuş bilmelidir. Ölmek, âhiretin, ebedî hayatın başlangıcıdır. Orada ise Cennetten ve Cehennemden başka yer yoktur.
Allahü teâlâ, (Yarattıklarımı inceleyen, büyüklüğümü anlar) buyuruyor. Peygamber efendimize (Allah’ı gösterirsen, inanırız) dediler. Cenâb-ı Hak da, (Ben onların içindeyim. Niye beni görmüyorlar?) buyurdu. Süleymaniye Camisini ve ondaki ince sanatları gördükten sonra, (Hayır, Mimar Sinan’ı gözümle görmeden, öyle bir mimarın varlığına inanmam) demek, ne kadar mantıksız bir söz ise, (Ben Allah’ı görmeden inanmam) demek daha mantıksızdır. Çünkü kâinattaki her şey Onun eseridir, hepsini O yarattı. Vücudumuzdaki hücreler, midemiz, kalbimiz, hep Cenab-ı Hakk'ın kudretiyle çalışıyor. Süleymaniye kendi kendine olmadığı gibi, vücudumuz da kendi kendine çalışmıyor. Kör göremiyorsa Güneş’in suçu ne? Bir beyt:
Eğer kusur varsa, bakan gözdedir,
Yoksa, yâr kimseye gizli değildir.
Hangi cihaz, bir insanın komutu olmadan çalışabilir ki? (Kendiliğinden meydana gelen araba, kendi kendine gider, virajlardan döner, ışıklarda da kendi kendine durur) demek, ne kadar ahmakça bir söz ise, (Vücuttaki organlar kendi kendine çalışır, gözler kendi kendine görür, kulak kendiliğinden duyar) demek de o kadar ahmaklıktır, inkârcılıktır. İdarecisi yoksa, komut verilmezse, araba çalışmaz. Nasıl her cihazın meydana gelmesi, çalışması bir insana muhtaçsa, kendimiz de, bütün organlarımız da her an Allah'a muhtaçtır.
Beyin gibi çalışan bir bilgisayar yapılmak istense, Everest Tepesi kadar büyük olması lâzımdır. Yapılsa bile, çalıştırmak için yine düğmesine basacak bir insan gerekir. O hâlde, bizim beynimizin düğmesine kim basıyor?
Eğer insan âcizliğini anlarsa, Allah’ın büyüklüğünü anlar. Bugün Allah’a inanmayan, ibadet etmeyen, hep âcizliğini anlamadığı ve kibirli olduğu için bu hâldedir. Gurur ve kibir, insanları perişan etmektedir.
Bir iyiliğe çok sevab
0 yorum
Sual: S. Ebediyye’de, (Cuma günü yapılan ibadetlere, en az iki kat sevab verilir. Cuma günü işlenen günahlar da, iki kat yazılır) deniyor. Günahlar niye iki kat yazılıyor?
CEVAP
Bu, cuma gününün faziletindendir. Bir şeyin kıymeti ne kadar çoksa, ona saygısızlığın günahı o kadar büyük olur. Bir hadis-i şerif:
(Allah katında, cuma günü işlenen sevabdan daha kıymetlisi olmadığı gibi, o gün işlenen günahtan daha kötüsü yoktur.) [Cami-üs-sagir]
Günah, camide işlenirse daha çirkin olur. Hele Kâbe’de işlenirse daha büyük olur. İşlenen aynı günah, işleyene ve işlenen yere göre de değişir. Bir hadis-i şerif:
(Komşu kadına, arkadaş hanımına şehvetle bakmak, yabancı kadına bakmaktan on kat daha günahtır. Evli kadınlara bakmak, kızlara bakmaktan bin kat daha günahtır. Zina günahları da böyledir.) [Taberanî]
Demek ki aynı günah, yapılan yere ve şahıslara göre değişiyor. Bunun dışında ise, Cenab-ı Hak iyiliklere kat kat sevab verirken günahlara kat kat vermiyor, bir günahı bir günah olarak yazıyor. İki hadis-i şerif:
(Her iyilik için on mislinden yedi yüze kadar sevab yazılır. Her kötülük ise, bir misli yazılır. Allah onu affederse hiç yazılmaz.) [Buhârî]
(Rabbiniz rahimdir. Bir iyilik yapmak isteyip de yapamayana, bir sevab yazar. Yapana on mislinden yedi yüz misli veya daha fazla sevab yazar.) [Taberanî]
Dört âyet-i kerime meali:
(Hasene ile [salih amelle] gelene, [en az] on kat sevab verilir. Seyyie ile [günahla] gelen de, misliyle cezalanır.) [Enam 160]
(Malını Allah yolunda harcayanın hâli, her başağında yüz tane bulunan yedi başaklı bir tohuma benzer. Allah dilediğine daha fazla da verir.) [Bekara 261]
(Allah, [kötülüğün cezasını adaletle verir] zerre kadar haksızlık etmez, zerre kadar iyiliğin sevabını da kat kat artırır ve ayrıca büyük mükâfat verir.) [Nisa 40]
(Tevbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin günahlarını sevablara çeviririm.) [Furkan 70]
Râbıta ile ilerleme
0 yorum
Sual: Râbıta nedir?
CEVAP
Râbıta, irtibat kurmak, hatırlamak, düşünmek demektir. Ne şekilde olursa olsun, büyük zatları hatırlamak râbıta olur. Râbıtanın birkaç yolu vardır:
1- Ehl-i sünnet âlimlerini sevmek, onların yolunda olmak, onların bildirdiği gibi yaşamak, her adımında, acaba bu yaptığımız onların rızalarına uygun mu diye düşünmek rabıta olur. (Hep sadıklarla birlikte bulunun!) ve (Rablerini isteyenlerle beraber olmaya çalış!) meallerindeki bu iki âyet, büyüklerle râbıtayı bildiriyor. Bu râbıtayı yapmak, (Allahü teâlânın sevdiklerini hatırlamak, rahmet etmesine sebep olur) hadis-i şerifine uymaktır.
2- Sevdiği büyük zatın kitaplarını okumak, râbıtadır. O büyükler, (Bizi arayan, kitaplarımızın satırlarının arasında bulur) buyurmuştur. Kitaplarını severek okuyan, sohbetinde bulunmuş gibi onlardan istifade eder, çünkü (Büyük bir zatın kitabını okumak, onun sohbetinde bulunmanın yarısıdır) buyurulmuştur.
3- Büyük zatın çocuklarıyla veya talebeleriyle birlikte olmak da râbıta olur, çünkü onlarla birlikteyken elbette hocaları hatırlanır. Hocalarından bahsetmek rabıta olur. Rahmete kavuşulur. (Sâlihlerin anıldığı yere rahmet yağar) hadis-i şerifi bunu göstermektedir.
4- Böyle büyük zatın kabrine gitmek de râbıta olur. Kabirde, o büyük zatı düşününce, ruhu orada hazır olur. Böylece rabıtaya geçilmiş olur.
5- Bir de, S. Ebediyye kitabında bildirildiği gibi özel râbıta şekli vardır. İtikadı bozuk veya fâsık kimselerin bu özel râbıtayı yapmaları zararlı olur. Bunların yapacakları ilk iş, itikatlarını düzeltmek ve haramlardan sakınmaktır. Ondan sonra, istenirse, özel râbıta da yapılabilir. Az yapmak da caizdir, ancak az yapılınca, tesiri de az olur. Bu özel râbıtayı yapmak gerekmez, zaten bildirildiği şekilde yapmak, günümüzün şartlarından dolayı zordur.
Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:
Rabıtasız zikretmek, insanı ilerletmez. Zikretmeden râbıta yapmak, ilerletir. Râbıta, her işte yardımcıdır. Zikre yardımı ise, pek çoktur. Allahü teâlânın evi olan kalbi, nefsin ve şeytanın hilelerinden temizler. Zikrin yerleşmesi için kalbi hazırlar. (S. Ebediyye)
Muteber kitapları okumak
0 yorum
Sual: İmam-ı Gazâlî hazretlerinin, Abdülkadir-i Geylânî hazretlerinin ve başka âlimlerin kitaplarının tercümeleri piyasada satılıyor. Hattâ güvendiğimiz bazı radyo, TV ve gazetelerden de reklamı yapılıyor. Bunları tavsiye eder misiniz?
CEVAP
Bir şeyin reklamının yapılması, o yayın kuruluşunun o ürünü tavsiye ettiğini göstermez. Reklam ayrı bir konudur.
Dinimizi doğru olarak öğrenmek için, çok kitap okumak yerine, doğru olan bir tanesini çok okumak gerekir. Tercüme kitapların hemen hepsinde yanlışlıklar, şahsi düşünceler bulunmaktadır. Özellikle o dildeki deyimlerin Türkçe’deki karşılıkları bilinmediği için kelime kelime aynen tercüme ediliyor ve büyük yanlışlıklara sebep oluyor. Ne kadar doğru tercüme edilse de, asıl okumamız gereken kitapların okunmasına mâni olur.
İbni Teymiyye çok âlimdi. Fakat ilim ehlince, (Allahü teâlânın, sapıtmasına ilmini sebep kıldığı kimse) diye anıldı. Demek ki, sadece ilim yetmiyor. Bir rehberi olmadan ilim öğrenmek, doğru yolu buldurmuyor. Bir başka husus da, 14 asırdır gelen binlerce İslam âliminin on binlerce kitabı var. O zamanların şartlarına, insanların hâllerine ve dar-ül-islama göre yazılmıştı. O kitaplarda binlerce kavil var. Hangisine göre amel edilecek? Ama müftabih olan kavilleri bildiren kitabı okumak yeterli olur.
İlim ehli bir zat, (Şimdiye kadar binden fazla kitap okudum. Keşke bunun yerine Tam İlmihâl’i bin kere okusaydım) demişti. Bu kıymetli kitapta bir Müslüman için lazım olan her bilgi mevcuttur.
Evlilik hakkında kader düşüncesi
0 yorum
Sual: Ben kızımı, dinini bilen iyi bir Müslümanla evlendirmek istiyorum, ama biri bana (Allah, onun alnına içkici, kötü birini yazdıysa, sen değiştiremezsin, senin yüzünden kız evde kalacak, günaha girme, bırak kiminle evlenirse evlensin! Kızın evliliğine mâni olma) dedi. Mâni olmak mı, yoksa mâni olmamak mı günahtır?
CEVAP
Öyle diyenler, kaderi bilmedikleri için yanlış söylüyorlar. Kader, herkesin kendi iradesiyle, ne yapacağını, kiminle evleneceğini, Cenab-ı Hakk'ın ezelî ilmiyle bilmesi demektir. Biz, kiminle evlenmeye karar vermişsek, o bizim kaderimiz oluyor. Allahü teâlâ, olacak her şeyi bildiği için, bizim ne yapacağımızı da bilir. Yani kader, Allahü teâlânın ezelî ilmiyle, kendi irademizle yapacağımız işleri bilmesidir, zorla yaptırması değildir. Allah, hiç kimsenin alnına (Kötü biriyle evlensin) diye yazmaz. Biz, kendi irademizle, içkiciyle evlenmeye karar vermişsek, bunu yazar. Kızımızın iyi biriyle evlenmesi için gayret etmezsek, kötüyle evlenmesine göz yumarsak günah olur. Sonra (Kaderi böyleymiş) demek yanlış olur.
İrade-i cüziyyesini kullanarak, iyilik yaratılmasını isteyen sevaba, kötülük yaratılmasını isteyen de günaha girmiş olur. Günah işleyen cezasını, sevab işleyen mükâfatını görür. Kızını iyi biriyle evlendiren de sevaba, kötüyle evlendiren de günaha girer.
(Deveni sıkı bağla, ondan sonra tevekkül et!) hadis-i şerifi gösteriyor ki, deveyi bağlamadan, serbest bırakıp Allah'a emanet etmek yanlıştır. Biz de, kızımızın iyi biriyle evlenmesi için bütün tedbirleri almalıyız. Tedbir alırsak, âhirette sorumlu olmayız. Kötü biriyle evlenmesine razı olup da, suçu kadere yüklemek doğru değildir. Yani kötü ile de, iyi ile de evlenmesine kendimiz sebep oluyoruz. İçkili araba kullanıp sonunda kaza yapanın, (Takdir böyle imiş) demesi, yanlış olduğu gibi, kötü biriyle evlenip de, suçu kadere yüklemesi de yanlış olur.
Gerisine Allah kerim
Sual: (Bundan sonrasına Allah kerim) veya (Gerisine Allah kerim) gibi sözler söyleniyor. Acaba, (Buraya kadar biz yaptık, bundan sonrasını Allah yapar) denmek mi isteniyor? Bu mânâda söylemek uygun mudur?
CEVAP
Müslüman birinin, o sözleri, (Bugüne kadar Allah'ın izniyle geldik, bundan sonrasına da Allah kerimdir) mânâsında söylediğine hüsnüzan edilir. Sizin dediğiniz mânâda söylemek elbette uygun olmaz.
Büyük zatlara hüsnüzan
0 yorum
Sual: Eskiden talebeler, hocalarına, büyük zatlara hüsnüzan ederler miydi?
CEVAP
Elbette hüsnüzan ederlerdi. İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
Büyük bir zatın işlerini beğenmemek, insanı sonsuz felakete götürür. Onun her işi, her sözü iyi ve güzel görünmedikçe, onun feyizlerine kavuşamaz. Ona aşırı sevgisi ve bağlılığı olmakla beraber, içinde ona karşı kıl kadar bir beğenmemek bulunursa, bunu kendi için felaket, yıkım bilmeli. Bu zamanda doğru ile yanlış, iyi ile kötü birbiriyle karışıktır. Onun işlerine iyi gözle bakmalıdır. (1/313)
Onun hiçbir işine, hiçbir sözüne, hardal tanesi kadar bile itiraz etmeli. (İnsanların en aşağısı, bu büyüklerde kusur görendir) buyuruluyor. Onda bir üstünlük, bir keramet aramamalı. Bir müminin, bir Peygamberden, bir mucize istediği, hiç görülmüş müdür? Kâfirler mucize ister. (1/292)
Ebu Cehil, (Kureyş büyükleri, zenginler dururken, bir yetim peygamber olamaz) diyerek Resulullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğini kabul edememişti. Ebu Cehil, burada Allahü teâlâyı suçluyor, (Bu işe layık olmayan birini peygamber yaptın) demek istiyordu. Resulullah efendimiz, Allahü teâlânın elçisi ve vekilidir. Vekil, kendisine verilen yetki bakımından asıl gibidir, onu temsil eder. Vekile itiraz, asıl zata itirazdır. Ona itaat, asla itaattir. Allahü teâlâ, (Resulüme itaat, bana itaattir) buyuruyor.
Resulullah efendimizin tayin ettiği halifeyi, kumandanı kabul etmemek, Resulullah'a itiraz etmek olduğu gibi, Resulullah’ın vârisi olan büyük zatların vekilini kabul etmemek de, o büyük zatlara itiraz etmektir. İtiraz görünüşte vekile ise de, hakikatte o büyük zata yapılmıştır. Vekilini beğenmemek, o büyük zatı beğenmemektir, (Büyük zat, bu işi yanlış yaptı, haram işledi) demektir. Çünkü işi ehline vermek farzdır. Nisâ sûresinde mealen, (Allahü teâlâ, size emanetleri ehline vermenizi emreder) buyuruluyor. Büyük zatlara (İşi ehline vermedi) demek çok çirkindir.
Onlarda yanlış zannettiğimiz bir şey görünce, (Mutlaka bilemediğimiz bir sebep vardır) diye düşünmeli. Bu büyük zatların kalbi, hocasının kalbine, onun da kalbi, kendi hocasının kalbine bağlıdır. Bu, silsile yoluyla Resulullah'a kadar gider. Onun için, din büyüklerine karşı bir edepsizlik etmekten çok sakınmalıdır.
Çirkin günahlar işleyenler
0 yorum
Sual: Zina veya livata gibi çirkin günahlar işleyen ve sonra tevbe edip salih Müslüman olan kimsenin, önceki hâlini bilip ondan nefret edenlere imam olması neden mekruhtur? Allah'ın affettiğini kullar niye affetmiyor?
CEVAP
Evet, tevbe eden ve bir daha günah işlemeyen kimse temiz olur. Tevbe edenden değil, yapılan kirli işten nefret ediliyor. Bu nefret, insanın elinde değildir. Temiz olmak ayrı şey, tiksinmek ayrı şeydir. Bazıları, başkalarının içtiği suyun artığını bile içemez. Kimi de, genelevden çıkan tevbe etmiş kadınla evlenemez. Bazısı da, livata yapıp tevbe eden erkekten nefret eder. Bu nefret, elde olmayan bir duygudur. Aşağıdaki olay buna bir örnektir:
Hazret-i Hamza’yı şehit eden Vahşî, Mekke’nin fethinden sonra kimliğini bildirmeden Medine’de mescide gelip, selamdan sonra, (Ya Resulallah! Bir kimse Allah’a ve Resulüne düşmanlık yapsa, en kötü, en çirkin günahı işlese, sonra pişman olup iman etse, bunun cezası nedir?) dedi. (İman eden, affolur, kardeşimiz olur) buyurdu. Vahşi, (Yâ Resulallah! Ben iman ettim. Allah’ı ve Resulünü her şeyden çok seviyorum. Ben Vahşî’yim) dedi. Resulullah, Vahşî adını işitince, Hazret-i Hamza’nın şehid edilmiş hâli gözünün önüne geldi. Ağlamaya başladı. Vahşî, öldürüleceğini anlayarak kapıya doğru yürüdü. Eshab-ı kiram kılıçlarına sarılmış, işaret bekliyordu. Vahşî, (Son nefesimi alıyorum) diye düşünürken, Cebrail aleyhisselam gelip, Allahü teâlânın, (Ey Resulüm! Bütün ömrünü puta tapmakla geçiren bir kâfiri, iman edince affediyorum. Sen, amcanı öldürdü diye Vahşî’yi affetmiyor musun? O, sana inandı. Ben affettim, sen de affet!) emrini bildirdi. Herkes, öldürün emrini beklerken, Resulullah (Kardeşinizi çağırın!) buyurdu. Kardeş sözünü işitince, saygıyla çağırdılar. Resulullah, Vahşî’ye, affolunduğunun müjdesini verip, (Fakat seni görünce dayanamıyorum, elimde olmadan üzülüyorum) buyurdu. Hazret-i Vahşî de, Resulullah’ı üzmemek için, bir daha yanına gelmedi. Mahcup, başı önünde yaşadı. Aynı mızrak ve okla, peygamberlik iddiasında bulunan Müseyleme’yi öldürüp İslâmiyet’e büyük hizmet etti. (Eshab-ı kiram kitabı)
Edebim el vermez
Sual: Şu beyit Yunus Emre’ye mi aittir?
Edebim el vermez, edepsizlik edene,
Susmak en güzel cevap, edebi elden gidene.
CEVAP
Şiirde birinci mısra 13, ikinci mısra 15 hecedir. Yunus Emre’nin bütün şiirleri ölçülüdür. Böyle ölçüsüz şiirine rastlamadık. İnternette Yunus Emre’ye ait deniyorsa da, bazıları, kendi yazdığı şeylere değer verilsin diye, meşhur zatların ismini kullanıyorlar. Sanki bu da öyledir. Şöyle dense, hiç değilse ölçü yönüyle kurtarır:
Edebimiz el vermez, edepsizlik edene,
Susmak en güzel cevap, edep elden gidene.
Şefaati inkâr eden sapık
0 yorum
Sual: Azgın mezhepsizlerden biri, Taha sûresinin, (O gün Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandıklarından başkasının şefaati fayda vermez) mealindeki 109. âyetini yorumluyor, (Benim görüşüme göre, bu âyet, şefaatin olmadığını gösteriyor. Allah, bir kimseden hoşlanmışsa, o zaten kurtulmuştur. Onun şefaate ne ihtiyacı vardır?) diyor. Bu azgın adam, şefaatle ilgili âyetleri inkâr mı ediyor?
CEVAP
(İnkâr etmiyorum) derse, şu âyet-i kerime için ne diyor?
(Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]
(Melekler, Allah’ın razı olduğu kimselere şefaat edecek) deniyor. Hâşâ, Allah'ın yalan söylediğini mi sanıyor? Değilse niye (Şefaat yok) diyor?
Bir de, (Allah'ın hoşlandığı, razı olduğu kimsenin şefaate ihtiyacı yok) diyor. O zaman Allahü teâlâ, niye (Şefaat var) diyor?
Şefaatler sadece Allah'ın razı olduğu kimseleredir, razı olmadığı kâfirlere şefaat olmaz. Allahü teâlâ, müminin imanından razı, kâfirin küfründen razı değildir. Bir âyet-i kerime meali:
(O gün zalimler [kâfirler] için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18]
Bu âyet-i kerime de gösteriyor ki, kâfirlere şefaat yoktur. Şefaat, müminleredir. Hattâ Cennete giren müminlere, yani razı olduklarına da şefaat edilecektir. Peygamber efendimizin şefaati şöyle olacak:
1- Mahşerde bekleme azabından kurtaracaktır.
2- Çok kimseyi hesapsız Cennete sokacaktır.
3- Günahı çok olan müminleri Cehennemden çıkaracaktır.
4- Sevabı ve günahı eşit olup, A’raf’ta bekleyenleri Cennete koyacaktır.
5- Cennettekilerin derecelerinin yükselmesine şefaat edecektir. (İtikadname, Berika, Şir’a şerhi)
Şefaati Mutezile fırkası inkâr ettiği için, bu sapık da onları savunmak maksadıyla yanlış yorumlar yapıyor.
Peygamber efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", bu âyetleri nasıl açıklamış? Şefaat hakkında ne buyurmuş? Bu mezhepsiz, niye Peygamber efendimizden hiç bahsetmiyor? En sağlam hadis kitaplarında Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Her peygamberin, müstecab [kabul olan] bir duası vardır. Ben o duamı, ümmetime şefaat etmek için âhirete bıraktım. Ümmetimden şirk üzere ölmemiş olan herkese şefaat edeceğim.) [Buhârî, Müslim, Tirmizî, Muvatta]
(Bütün peygamberler şefaat edecektir.) [Buhârî]
(Kıyamette ilk şefaat eden ben olacağım.) [Müslim]
(Kıyamette “Ya Rabbi, zerre kadar imanı olanı Cennete koy!” diyeceğim. Hepsi şefaatimle Cennete girecek.) [Buhârî]
(Eshabımı kötüleyenden başka, herkese şefaat edeceğim.) [Buhârî]
(Kıyamette Allahü teâlâ, “Melekler, peygamberler ve salihler şefaatlerini yaptılar. Bundan sonra benim büyük rahmetim kaldı” buyurur.) [Buhârî]
Dört mezhebin imamı, bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler, şefaatin hak olduğunu bildirmiştir. Bütün âlimlerin en büyüğü olan İmam-ı a’zam hazretleri, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkh-ı ekber)
Ehl-i sünnet âlimleri içinde, şefaati inkâr eden tek âlim yoktur. Olması da mümkün değildir.
Görüldüğü gibi, bu azgın, âyetleri, hadisleri ve bütün Ehl-i sünnet âlimlerini yalancı çıkarma gayreti içindedir.
İsim koyarken dikkat!
0 yorum
Sual: (Rumeysa, Bekir, İrem, Kezban, Gülsüm gibi isimler çocuklara konmaz. Ayrıca Cebrail, İsrafil, Azrail gibi melek isimleri ile Resul ve Nebi isimlerini de koymak mekruhtur) diyen ilahiyatçıya, Diyanet yetkilisi, (Bunlar, topluma ve tarihe mal olmuş önemli isimlerdir. İlahiyatçının sözü, kastını aşan zorlama bir yorumdur ve son derece yanlıştır) diye çıkıştı. Hangisi doğrudur?
CEVAP
Bir ismin mânâsı güzel olmasa da, eğer büyük bir zatın ismi ise, böyle bir ismi çocuklara koymanın hiç mahzuru olmaz. Hattâ bu ismin sahipleri, kendi isminde olanlara şefaat eder.
Resul ve Nebi; elçi, haberci, müjdeci gibi mânâlara gelir. Bu mânâ da koymanın hiç mahzuru olmaz.
Peygamber isimlerini çocuklara koymak caiz olduğu gibi, meleklerin isimlerini de koymak caizdir. Peygamberler meleklerden üstündür. Peygamber ismi gibi melek ismi de caizdir.
İrem, Şeddad isimli bir kâfirin bahçesinin adıysa da, bahçenin suçu ne? Bazı eriklere, papaz eriği deniyor. Bu mantığa göre, böyle erikler yenmez mi?
Kezban ismi Farsçadır. Kâhya kadın, bir daireyi idare eden kadın demektir. Ked-banu isminden gelmektedir. Her ne kadar Arapçada yalancı mânâsına gelirse de, Farsçadan geldiği için konmasında mahzur yoktur. İlahiyatçının sözü yanlıştır. Diyanet yetkilisi ise, çıkışmakta haklıdır.
Hak ve doğru
Sual: Doğru tek midir, çok mudur? Hak kelimesi doğru anlamına da gelir mi?
CEVAP
Doğru tektir, hak ise çok olabilir. Müctehid, ictihad ederken yanılsa yani doğruyu bulamasa bile, o hatalı ictihada uyan Müslüman hak yoldadır, günahtan kurtulur. Hak, doğru anlamında da kullanılır. Şu yazıda açıklanmaktadır:
Müctehid, hüküm çıkarırken yanılabilir. Resulullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir Sahabiye Nass bulamadığı işlerde, (Kendin hüküm çıkar! Yanılmazsan on, yanılırsan bir sevab kazanırsın) buyurdu. Allahü teâlâ katında hak [doğru] birdir. Yani, çeşitli olan ictihadlardan yalnız biri doğru, diğerleri yanlıştır. Mutezile fırkasındaki âlimlere göre müctehid hiç yanılmaz. Onlara göre, hak [doğru] birden fazla olur. (Faideli Bilgiler)
Kâfirlerle iman birliği
0 yorum
Sual: Hristiyanlarla aramızda iman birliği var mı?
CEVAP
Hristiyanlarla aramızdaki iman birliği yok, ayrılık ise çoktur. Birkaçı şöyledir:
1- En başta Allah’a imanda birlik yoktur. Biz bir Allah’a inanırız. Onlar üç tanrıya inanırlar. Hazret-i İsa’ya Tanrı'nın oğlu ve Tanrı derler. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’la birlikte başka ilah edinen Cehenneme atılır.) [İsra 39]
Biz, (Allah, mekândan münezzehtir) deriz, onlar (Tanrı göktedir) derler. Biz, (Allah, insana veya tahayyül edilen hiçbir şeye benzemez, oğlu kızı yoktur, doğmadı ve doğurmadı) deriz, onlar (Tanrı babamızın oğlu vardır, melekler Tanrı'nın kızlarıdır) derler. Biz, (Allah hiçbir şeyi yapmaya mecbur değildir) deriz, onlar (Tanrı insanlığın kurtuluşu için biricik oğlunu kurban etmek zorunda kaldı) derler. Sanki hâşâ oğlunu kurban etmeden insanları affedemezmiş gibi, Allah’ı âciz bir varlık gibi gösterirler. Hâşâ Allah’ın da oğlu olduğunu söylerler. Bu sakat mantıkla, (Tanrı, yeni bir oğul yaratır, onu da kurban eder, herkesin günahını böylece affeder) diyen biri çıkarsa ne diyecekler?
2- Onlar, meleklere kız derler. Biz ise, (Meleklerde erkeklik dişilik yoktur) deriz. Bir âyet-i kerimede mealen, (Rabbiniz oğulları size ayırdı da, kendisi için kız olarak, melekleri mi edindi? Elbette vebali çok büyük söz ediyorsunuz) buyuruldu. (İsra 40)
3- Biz semavî kitapların hepsine inanırız, onlar Kur’an-ı kerime inanmazlar.
4- Biz peygamberlerin hepsine inanırız, onlar Peygamberimize inanmazlar. Bir hadis-i şerifte, (Bana iman etmeyen Yahudi ve Hristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir) buyuruldu. (Hâkim)
5- Biz, (Hayrın da, şerrin de yaratıcısı Allah’tır) deriz, onlar Mutezile sapıkları gibi, (Kötülükleri Tanrı yaratmaz) derler.
Sadece Hristiyanlarla değil, hiçbir kâfirle iman birliğimiz yoktur. Bir âyet-i kerime meali:
(Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün [iyi] işleri, boşa gidecek, Cehennemde sonsuz kalacaklar.) [Tevbe 17]
Secde-i sehv gerekmez
Sual: Secde-i sehv yaparken yanılınca, tekrar secde-i sehv gerekir mi?
CEVAP
Gerekmez. Bir namazda ancak bir kere secde-i sehv yapılır. (Hindiyye)



















